Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

4 Temmuz 2013 Perşembe

dipteki not

Aklımdaki deli sorulara cevap mı vereyim?
Kırılan parçaların acıttığı canıma mı yanayım?
Umarsızca bir sigara mı yakayım...
Bilemedim....

16 Mayıs 2013 Perşembe

Huzur dediğin kendini kandırmaktır !!

kendine tatlı pembe yalanlar söylersin hani ara-sıra. ihtiyacın olan şey azıcık pozitif enerjidir ve hayat sana bunu vermemektedir inatla.

karma de, enerji de, evren beni dinliyor de, ne dersen de, ama bu acı bir gerçek, evrenin seni iplediği yok, kendi halinde kara delikleriyle boğuşuyor. sen neden bu kadar önemli hissediyorsun ki kendini? çünkü insanız ve bizden daha önemli şey olamaz bu kainatta. ulan, orada gezegenler patlıyor çatlıyor, hadi evrenin öbür ucu uzak geldi gözümüze diyelim, aynı topraklarda savaşlarda kan dökülüyor, kız çocuklarına tecavüz ediliyor neyin enerjisi?? neyse, bu konuyu uzatabilirim gördüğünüz üzere, ama şimdi başka bir şeyler vardı aklımda yazacak.

pembe tatlı yalanlar demiştim değil mi? neden? çünkü ihtiyacımız vardı. evet, var. nedenini bilemediğim bir şekilde, yemek yesek, sıcak bir yatakta uyusak, üşümesek, pişmesek, yani fiziksel aklınıza gelen tüm ihtiyaçlarımızı karşılayabilsek bile içimizde bir şey var ihtiyaçları bitmeyen. ruh olabilir, yürek olabilir, tanımını yapmak bana düşmez. ama hep de bir ilgi - alaka bekleme durumu söz konusudur bu görünmeyen yönümüzün. tek elle tutulur - gözle görünür yanı, tatmin olunca kişinin yüzüne bir sırıtma ifadesi konmasıdır. Ülkemizin öbür ucunda kan döküldü 5 gün önce, siviller can verdi. Paramparça oldu insanlar. Bu tarafa doğru gelince, hala bir kısım kişimizin derdi "panpa, akşam nerde kopçaz?" neden? çünkü uzakta oldu olan, görmüyoruz, duymuyoruz ve dünyada bizden daha önemli de ne var ki zaten? akşam rahat uyuyoruz, sabah işe giderken ne giyeceğimizi düşünüyoruz, dertlerimiz arasında hayatta kalmaktan ziyade, günü kurtarmak var. Şimdi huzuru tekrar bir düşünün. Sizce huzur gerçekten var  olabilir mi, yoksa kendimizi kandırmaktan öte bir kavram mı, değil mi?


10 Mayıs 2013 Cuma

Türk kahvesi - hem de bol köpüklü!!

yapmam gereken 3 iş varmış bugün, ben hep 2 sanıyordum birini unutmuşum. o farketme anı var ya, neyse ki ofiste yalnızım dedim :D

ama, neyse ki hızlı klavye kullanabiliyorum, kıvrak bir zekam var (peh peh, egom şişti :D)) ki, bu 3 işin 2 sini az önce noktaladım. kaldı bir, o da en basiti. bari dedim, kendicağızıma şöööyle bol köpüklü bir kahve yapayım daaa, moral ve motivasyon olsun. ama kahve yalnız içilince eğlenceli olmuyor be.. yanına az dedikodu, kız arkadaş ve nikotin olacak. böyle monitör karşısında sap sap içmeyeceksin.. şimdi, kalan 4 saatte diğer işimi bitirmem lazım - ki çocuk oyuncağı. sonrasında ver elini klor kokulu 25 metre uzunluğunda. 2.10 derinliğinde su birikintisi :D böyle söyleyince çok cazip görünmüyormuş bak şimdi.. iyot kokulu rüzgar da olur mu ki acaba? 

iyottu rüzgardı derken, ofisteki ilk günüm geldi aklıma :D 3 kişiydik, o esnada, yıllık izin tarihlerini söylüyorlardı bana. şu şu tarihte ben yokum, 1 hafta plan yapma yoğun olabilir falan filan. o an bir cesaret geldi bana. "ben de birasçık izin kullanabilir miyiiim" diye mırıldandım süt isteyen kedi benzeri. ofiste ilk gün, daha sigorta girişim yapılmamış muhtemelen, adam bana "yürü git be ne izni" dese kös kös çıkıp gidicem.. senaryonun alt yapısı bu.. neyse ki, vicdan sahibi insanlarmış, mahrum bırakmıyorlar beni sevgili tuzlu suyumdan :) oh ohh, tatil planları filan başladı bile..

mesela, bol köpüklü kahvemi denizden çıktıktan sonra gün batımına yakın içerim işte, ne de güzel olur, pek de şahane olur :D 

ps: -deniz kenarında kahve içeceğim kısmı bana bile inandırıcı gelmedi :D-

yaşamak için ne lazım ki?

insanın en güzel özelliği, duygusal devinimleridir bence. mesela, bir gün baktığı pencereyi ertesi gün yok sayar ya da yakar yıkar. sonra ben olgunum diyesi gelir ve eskisi görüşünü de yenisini de kucaklamaya çalışır bocalar biraz filan..

bugün insanın bu gel git durumlarından en geneline taktım. yaşama bakış. buyrun burdan bakın:

o gün sevgilinizle/eşinizle tartıştınız. Birazcık gürültü çıktı ve her iki taraf da birbirini dinleyemeyecek kadar ses çıkarttı. sonra gürültüden vazgeçip nasıl olsa beni dinleyen yok düşüncesiyle ikinizde kabuğunuza çekildiniz. İşte o an, hayat çok saçma. zor. boğucu. hep aynı. savaşmaya değer ne var ki? bundan sonra hep kendim için yaşayacağım. kimse hiçbişeyi haketmiyor vs.. vs...

2 gün geçti. iş yerinizde güzel bir şeyler oldu. ne bileyim. zam, terfi, uyuz olduğunuz kişi istifa etti, cumartesileri tatile karar verildi filan bişey oldu yani mutluluk verici. hoop, hayat renkli, şunu da yapmalıyım. zırrrr. "alo hayatım, sana çok güzel haberlerim var akşam dışarıda yemek yiyoruz program yapma". eee, ne oldu? hayat birden değişti di mi? hayır. sizin hayattaki konumunuz değişti. dipte hissediyorken bir anda normale döndü herşey. 

işte, bu git geller çoğunlukla sağlıksız düşünmeye yol açıyor "bence". 

minyon

sabah otobüste ineceğim duraktan 1 durak önce, bir öğrenci yurdu var. onu geçince basarım hemen düğmeye, biraz takıntılarım var bu tip konularda, mesela otobüsten ilk ben inmeliyim. o yüzden de 1-2 durak önce kapının önünde biterim, elim düğmede. böyle söyleyince çok itici oldu ama ne yapayım, engel olamıyorum bu saçma dürtüye. 

yine aynı senaryo. yurdun önünde bastım düğmeye. hoop otobüs durdu. hayırdır, şoför beni mi atacak aşağı ki acabaaa diye saçma sapan (o saatte co-brain de gidiyorum hala doğaldır :)) düşünürken, ön kapı açıldı. ben diyim 1.50, başka biri desin 1.45, sanıyorum 20-30 kg arası bir kütleye sahip minyatür bir hatun bindi koşarak. şoföre hayran kaldım. ben olsam göremeyip geçip gidebilirdim. tabi biraz hasetlendim, 1.80, Alman gülleci takımına girecek olsam kabul edilecek bir hatunum. kemiklerim bile o kızcağızdan ağırdır eminim. gerçi  o kızın yanında herkes aygır gibi kalır o başka... yanlışlıkla saati sormak için dokun, kolu filan kırılabilir.. bir de güzel bir yüzü var, Allahım, çok üzücü.. neden böyle bir komplekse kapıldığımı anlayabilmiş değilim, çünkü ben genelde kendimi başkalarıyla karşılaştırmam. yaparsam da kıskançlık değil makaradandır o. fiziksel özelliklerden dolayı ilk defa sayılabilecek (belki başka olmuştur, bilemedim) bir hazımsızlığın şokunu yaşadım sabah sabah. hayır, bi de evli barklı kadınım zaten, ne işim var elin çıtırıyla kendimi kıyaslıyorum, o konuda da kendime ayrı bozuldum. böyle dramatik bir gün başladı işte benim için.. şimdi bitirmem gereken 2 proje ve yenmem gereken, henüz filizlenmiş bir kompleksim var. herkes işine!!

9 Mayıs 2013 Perşembe

çay

sabahtan beri 1 demlikten fazla çay içtim. hava bence soğuk. bu durum beni mutsuz ediyor yine. kışlık ne varsa kaldırıp cici yazlık kıyafetleri dolaba sıra sıra dizen tek ben değilimdir eminim. tamam, kazak giyilecek kadar buz kıvamlı bir hava yok ama yine de serin. neyse ki çay var. hep içimizi ısıtan güzel içecek.. bir de, ayak ısıtıcı sevilesi zımbırtı bugün ayrı bir mutluluk kaynağı oldu. 

birazdan ofisten ayrılıp, bu güzellikleri geride bırakıp çılgın bir otobüs yolculuğu ile şehir merkezine doğru maceraya atılacağım. 

ne kadar adrenalin ve macera dolu bir gün... 

anlaşılacağı gibi, rutin, boğucu ve abuk sabuk bir günü daha deviriyorum. neyse ki evimde bir sürü pati, sevgi dolu bir koca ve tatu yalamalarından lekelenmiş de olsa mayışmalık koltuğumuz var. azıcık da orada çay içersem bugünü de usulca tamamlayıp haftanın son iş günü (nıhahahaaa) olan cuma sabahına bir miktar enerji toparlayabilirim. zaten fazlası da gerekmiyor. oflayıp poflayacak enerjim olsa yeter :) he bir de sabah kalkacak kadarı da lazım tabi. 

kalınız sağlıcakla, şu işimi bitireyim de çıkayım ben.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

baharım - bayarım!!

polen dene illete kaç burun kurban edeceğiz daha? adam sabah yüzüme hapşırıyordu nerdeyse, o kadar ezik görünüyordu ki ama, kızamadım bile acımaktan. neyse ki böyle mevsimsel tepkimelerim yok :)

durum bundan ibaret. mutlu çalışmalar, polensiz - hapşırıksız günler..

not: başkasının suratına hapşırmayın.. suratınıza hapşırana acımayın! bak ben "nerdeyse" dedim, hapşırmış olaydı acımazdım misal. başlarım polenine arkadaş...